Reklam
Astana

Rüyası bölünenler adına bir kaç söz

Rüyası bölünenler adına bir kaç söz

Oğlum çocukluğunda ansızın uykusundan uyanır yatağımızın ucunda belirirdi, korkuyorum derdi, rüyasında gördükleri yüzünden yanımızda uyumak isterdi. Zamanla yatağımızın darlığından şikayet etmeye başladı, dört kişilik olmalıymış, bize dar geliyormuş, halbusem yatakta özgürce enine yatan kendisiydi.

Liseden sonra geceleri eve geç gelmeyi alışkanlık haline getirdiğinde ben de yarı zamanlı uykularıma dalmaya başladım. Gece uykularıma önce kanepede huzursuz başlar oğlum kapıdan girdikten sonra yatağımda huzurla devam ederdim. Hala ön uykuma kanepede hazırlanır şayet eve gelirse yatağımda tamamlarım gecemi.

Oğulsuz sabahı karşılamanın ne demek olduğunu bilirim.

Rüyası Bölünler’i okurken bazı yazarların anlatacak çok hikayeleri olduğunu dönüşümlerinin bu hikayeleri anlattıkça tamamlanacağını hissettim. Ya da bunun böyle olduğunu bir daha keşfettim. Hissettiğimiz duyguların, şahitliklerimizin ete kemiğe bürünmüş halidir hikayelerimiz.

Yavuz Ekinci’nin karakterleri o kadar sahici ki öldüklerinde o kadar sahiden ölüyorlar ki sadece yaşamları sonbulmuyor onlarla birlikte yaşayanlara da neler olduğunu öğreniyoruz. Bu detaylar bize okurken ölümü somutlaştırıyor. Yusuf’un babası öldüğünde dağa giden oğlunu özlerken bir yandan kızgın olduğu oğluna pişmanlık taşıyor. Saçındaki bitler öldüğünde onu terk ediyorlar tıpkı önceki romanındaki Mirza’nın annesinin çürüyen etlerini kemiren neşeli kurtların, karıncaların etrafa saçılması gibi.

Kahramanlar her zaman cesur olmazlar ölesiye korkak olurlar, onlara değen her şeyden kendilerini sorumlu tutacak kadar kendilerini önemserler. Romanın kahramanı, Yusuf’un kardeşi böyle biri. Babasının Yusuf’u diğer çocuklarından daha çok sevmesinin mantıklı açıklamasını kafasının bir yerinde tutsa da babasının oğlu olan yanı hala kıskanıyor kardeşini. Babası onu sevsin, suçluluk duygusundan kurtulsun diye kardeşinden haber getirmek için onun peşinden yollara düşüyor. Sonunda onunla telefonda konuşmayı başarıyor, giysilerini alıp babasına getirmeyi başarıyor ama yine geç kalıyor.

Yolculuğuna devam etmesini sağlayan, korkusunu erteleyen şey yine kıskançlığı oluyor. Hayatında ilk defa bir kadına aşık oluyor ve onun başka bir erkek için çıktığı yolculuk yüzünden o erkeğe olan öfkesi yüzünden yoluna devam ediyor. Değişmiyor aslında.

Kitabı bitirdiğim zaman edebi değerini düşündüm, kahramanlar beni o kadar üzmüştü ki edebi tadı kaçırmıştım. Evin içinde yüksek sesle okuyup herkesin dinlemesini sağlamıştım en üzgün olduğum yerlerde yüksek sesle okumayı bıraktığım için dinleyicilerimi sinirlendirmiştim. Okuyamıyordum çünkü sesimi kontrol edemiyordum. Duygu yoğunluğunda okuduğum için bir süre demlendirmeye bırakmak istedim. Okuduklarım aklımdan hiç çıkmadı.

Yavuz Ekinci’nin daha söyleyecek çok şeyi olduğuna inanıyorum. Söyleyeceklerini her zaman merak edeceğim. Onun yalın anlatımı Necip Mahfuz’un son okuduğum kitabını aklıma getirdi. O da hikayelerini yaşadığı ülkenin sorunlarına harmanlayarak anlatıyor. Hikayelerinde mucizeler yok, mutlu sonlarda.

İnsan hayatı da öyle değil mi? Zaman geçer yaşadıklarımızın içinden mucizeleri ayıklarız. Hayatın içinde akarken bazen korkak bazen yalancı bazen kötüyüzdür. Kıskanırız. Yalan söyleriz. Babamızın yaşlandığı için değerini anladığı hayatında en sevdiği daha çok merhametli olduğu zamanlara denk düşen kardeşimizi nedenini bilir ama ölesiye kıskanırız, anne babamızın hep çocuğu kalırız, kardeşlerimizin en beceriksizi. Ailemize kızar, çocuklarımıza sonsuz hoşgörülü olabiliriz. Biz insanız ve kitaplarda sahici insan hikayelerine karışmak, kendimize rastlamak çok güzel.

info@ilyasdogan.com